Son zamanlarda sokakta, trafikte, sosyal medyada ya da bir resmi dairede kafanızı nereye çevirirseniz çevirin, aynı tekinsiz hisse kapılıyorsunuz: Toplumca, hani neredeyse kolektif bir akıl tutulmasının, bir ruh sağlığı yitiminin esiğindeyiz. Ama bu durum kendiliğinden, bir gecede ortaya çıkmadı. İnsanların fütursuzca, aşırı bir cesaretle, hiçbir ahlaki ve hukuki sınırı tanımadan hareket etmesi, altındaki zeminin ne kadar çürüdüğünün bir göstergesi.
Çünkü bir toplumda adalet sistemi çöktüğünde, kuralların yerini orman kanunları alır. Yanlış yapanın yanına kâr kaldığı, doğrunun ise sesini duyuramadığı bir düzende, fütursuzluk bir “hayatta kalma becerisi” gibi pazarlanmaya başlar. Yalan söylemek o kadar normalleşti ki, dürüstlük artık bir erdem değil, “saf dağlılık” muamelesi görüyor. Parayı nereden ve nasıl bulursa bulsun, mühim olanın sadece “bulmak” olduğu bu vahşi materyalizm, ahlakı tamamen yutmuş durumda. Herkesin birbirini bir basamak ya da potansiyel bir tehdit olarak gördüğü, güvenin sıfırlandığı, tekinsiz bir gammazlama kültürü her yanı sarıyor.
Bu fütursuzluk ve sahte cesaret, en kişisel ilişkilerimizin, gündelik selamlaşmalarımızın bile kimyasını bozdu. Gerçek hayatta yüz yüze geldiğinde başını öne eğen, saygı sınırını aşmaya cüret edemeyen insanlar, sosyal medyanın o sahte zırhının arkasına saklandığı an bambaşka bir kimliğe bürünüyor. Karşı karşıya oturduğunuzda söylemeye cesaret edemeyeceği seviyesiz teklifleri, haddini aşan iltifatları ya da fütursuz cümleleri, bir ekranın arkasından fırlatıveriyor. Çünkü dijital dünya, insandaki o kadim utanma duygusunu ve edep eşiğini yok etti. Yüz yüze iletişimin getirdiği o insani sorumluluk, klavye başındaki o ucuz cesarete yenik düşüyor.
Üstelik bu çözülme sadece bireysel ilişkilerle de sınırlı kalmıyor; devletin kalbine, kamu kurumlarına kadar uzanıyor. Liyakat zinciri koptuğunda, oturduğu koltuğun ağırlığını, yöneticiliğin ne anlama geldiğini bilmeyen, vizyondan ve kurumsal ahlaktan yoksun figürler sahneye çıkıyor. Bilgisiyle, tecrübesiyle yönetemeyen bu kifayetsiz muhterislerin elindeki tek enstrüman ise baskı, korku ve yıldırma politikalarıdır.
Kendilerinden daha nitelikli, işini doğru yapan insanları sindirmek, kendi yetersizliklerini örtbas etmek için durmaksızın soruşturma mekanizmalarını bir imha silahı gibi kullanıyorlar. Sonuç ise muazzam bir yabancılaşma: İnsanlar artık üretebilecekleri alanlarda çalışmak istemiyor, kimse bulunduğu kuruma ait hissetmiyor.
Ve biz yetişkinler; yukarıda makam ve soruşturma kavgaları yaparken, sosyal medyada maskeler ardına saklanıp sınırları çiğnerken, aşağıda paranın peşinde yalanı mubah sayarken, bu kirli dünyanın faturasını en savunmasız olanlar ödüyor: Çocuklarımız.
Anne-babaların bitmek bilmeyen hayatta kalma stresi, geleceksizlik kaygısı, kurumlardan eve taşınan o karanlık mobbing enerjisi ve ilişkilerdeki samimiyetsizlik, daha anne karnından itibaren çocukların biyolojisini etkiliyor.
Bugün çocuklarda otizm sendromunun, dikkat dağınıklığının ve nörogelişimsel rahatsızlıkların bu denli tırmanışa geçmesi tesadüf mü? Strese boğulmuş hamilelikler, şefkat ve huzur yerine dijital ekranlara hapsedilmiş bebekler, yetişkinlerin yarattığı bu kurumsal ve toplumsal cinnetin sessiz kurbanlarıdır. Biz bugünü kurtarmak, koltukları korumak ya da parayı bulmak için değerlerimizi yağmalarken, geleceğimizi, yani çocuklarımızın zihnini kaybediyoruz.
Yıkılan binalar elbet yeniden dikilir, bozulan ekonomiler bir gün rayına oturur. Ancak bir toplumda adalet duygusu felç olduysa, liyakatsizlik devlet kurumlarında bir silaha dönüştüyse, ilişkiler ciddiyetini ve ahlakını kaybedip toplum kendi çocuklarının akıl ve ruh sağlığını koruyamaz hale geldiyse, orada artık kurtarılacak bir gelecek kalmamış demektir.
Tehlike kapıda falan değil; tam odamızın ortasında, masamızın üzerinde duruyor. Ve biz bu aynaya bakıp kendimizle yüzleşmediğimiz sürece, bu kolektif cinnet hepimizi yutmaya devam edecek.
Yazar;
Prof. Dr. Anıl ERTOK

